22 Temmuz 2017 Cumartesi

Erikli kayısılı etli salata

Düşündüm dedim ki hep yoğunlaşmış, sımsıkı hallerimde yazdığım sıkıcı yazıları burada arşivlemenin yanı sıra, bari uydurup yerken -ov cizıs- dediğim yemekleri de yazayım, zaten bloğa pek bakan da yok, günlük gibi de kullanırım. Şükelalaaa!

 "Babam bugün köyden geldi"

Evet köyden baba ve anne gelmesi baya önemli oluyor. Zira teyze, hala, amca, dayı, kuzen falan geldiğinde onların getirdiklerinden en fazla biraz nasiplenebiliyorsun, oysa ana baba öyle mi? Gerçi benim babam biraz cinstir, dolu valiz gider boş valiz gelir. Ne hikmetse bu sefer telefondaki ajitatif propagandama dayanamamış, bir koli de olsa bir şeyler getirmiş, sağolsun varolsun.

Kolimde ne var?

Sonra koliyi açarken aklıma "sırt çantamda ne var" temalı  bir video çekmek geldi, hani komik de olurdu, içerisinden 2 litre kola şişesi boyunda kabak çıkıyor falan, eğlenirdik de, üşendim de, şimdi kim uğraşacak. "Kolimde pembe gömlek, kot şort, yumuşacık sevgi dolu bir kalp ve kol gibi similya var" şakaları da yapardım belki, o esnada 2 litre kola şişesi boyundaki kabağı gösterip gülerdim falan, bunlar aklımdan 1 saniye içerisinde hızlıca geçti ve öksürdüm, öhöm. Hiç tarzım değil v.v

Kolimde bol miktarda ekşi mor erik, tatlı kayısı, dolmalık ve normal biber, kabak, patlıcan, çeşitli yeşillikler, domates vs vardı. Sonra dedim ben dedim, ben bunlar hazır daha dolaba dahi girmemişken bunlarla şöyle uydurma bir salata yapayım, üzerine de et dileyim, benim goodful'dan, tasty'den neyim eksik dedim? Ta Sivas'tan gelmiş tazecik, organik, mis gibi sebzeler.

Uydurukçunun salatası!

Sonra efenim ben git kabağı ince şerit soy doğra, yanına kayısı dil, erik dil, biberleri tohumlarından ayırıp kocaman kocaman doğra, biberlerin arasına da kurumasınlar diye bir güzel yarım domates doğrayıp diz... Tepside adeta görsel şölen. Toz kırmızı biber, zeytinyağı ve tuzla harmanlamayı da unutma! "Spordan sonra yirim yea" diyerek aldığım 160 gramlık dana bifteği 2 dakika bir yüz 2 dakika bir yüz şeklinde mühürle ve folyoya koy, zeytinyağı, tuz ve karabiberle iki yüzünü ov, sonra üzerine bir sarımsağı dilip bir dilim de erik koy, biberiye serp, folyoya saar, tepsinin ortasına yerleştir!

Sonra bunları güzelce ısıttığım 200 derecelik fırına koydum. Süre de tutmadım zaten etin pişmemesi benim için pek problem sayılmaz. O esnasa da mis gibi semizotu, maydanoz, roka ve en sevdiğim kuzu kulağını, ve 2 dilim domatesi iri iri doğradım. Kabaklar kızarınca fırından aldığım sebzeleri ve meyveleri bu yeşil güzelliğe katıp elma sirkesi, limon, zeytinyağı ve tuzla hazırladığım salata sosumu da katıp iyice karıştırdım. Folyoyu dikkatle açtım zira etin suyu salmış mis gibi olmuştu, o suyu da salata kasesine döktüm ve etleri iri iri doğrayarak tekrar tuzladım ve kasenin üzerine ekledim. Bol sulu, ekşili tatlılı, taptaze leziz miz leziz bir salata oldu.

Hani denerseniz diye söylüyorum, afiyete nalet, helal ve bereketli olsun ^^




20 Temmuz 2017 Perşembe

Kısa zamanda öleceğim


Nefes alış verişleri kesikleşip memelerinin altından ter boşalmaya başlayınca uyanıyor olduğunu anlamıştı, ben de anlamıştım. Bunu uykuda anlamak keşke anlatılabilir bir şey olsaydı ya da ne bileyim bir kurabiye çeşidine ya da "boru paça olsun" gibi bir şeye tekabül edebilse, en azından kıyaslanabilseydi. Uyanır uyanmaz burnunun ucundaki sineği kovar gibi eliyle belli belirsiz bir "ay git şuradan" işareti yaptı ve gözlerini sabit bir noktaya dikti, açılmayı beklerken kısık sesle şöyle dedi: Kısa zamanda öleceğim. 

Bunu düşünmesi için hiç bir sebep yoktu, burnunun ucunda sinek, odada başka kimse de yoktu. Uyuduğu 3 saat öncesine nazaran hiç bir fark, başına gelen hiç bir olay, kulağına fısıldanan tek bir kelime dahi yoktu. Kışın içinden koşarak odasına gelip soğuk yatağına girmiş, güç bela kendini ısıtmış, deliksiz uyumuştu. Bir gün uyandığında kısa sürede öleceğini anlamak, bunu bilerek uyanmak da keşke anlatılabilir bir şey olsaydı. Şimdi kime dese inanmazdı. Hem neden inansınlardı? Ama mesela bu durumun "yeni didilmiş yük yastık" ya da "patlıcan kebabı" gibi dilde anlatacak kanıksanmış bir karşılığı, ismi olsaydı böyle mi olurdu? Herkes inanır, "aaa yapma ya tüh be ulan, daha da 30una varmadın" falan diye hüzünlenir, ona iyi davranmaya çalışırlardı.

Odaya tüm gürültüsü ile bağır çağır telefonla konuşarak Nadire girdi. Kapıyı çalmamış, çat diye ışığı yakmıştı. Nadire sus lütfen, o saçlarını da o kadar sıkı toplamayı kes. Ayrıca neredeyse diz kapağına kadar uzanan kazaklar giyinince kilonu saklamış olmuyorsun. Hem allah aşkına şu ucuz görünümlü pembe ruju da sil. Hem bak ben yakında öleceğim. Nadire, öleceğim diyorum. Sadece bunu bilerek uyandım, lütfen bana inan ve saçlarını aç. O ruju da sil. Kitaplarımı sakın satmayın ardımdan, bak en çok ona korkuyorum, hayır kolilere koyup saklayın, istemiyorum bağışlamak da arkadaşlarıma vermek de. En sevdiğim çocuk kitaplarım 2. Rafta, yeni aldıklarımı bu hafta ölmeden bitiririm, sadece onları Bahar ve Eda arasında paylaştır. Uyandım diyorum Nadire dinliyor musun? Öleceğim diyorum. Gelmiyorum nişana falan. Nadire git lütfen. Gitmezsen beklemek için bir sebebim olmayacak. ‎

E insan öleceğini öğrendiğinde bir panik hasıl olur genelde. Bir çözüm arar, yok olma korkusu bağlamından kopuk dahi olsa, adeta "kornişon turşusu" gibi herkesin tek seferde ne olduğunu çok iyi anlayabileceği ve empati yapabileceği bir şeydir malum (bana hiç kornişon turşusuyla empati yapmadım diyecek kadar sıkıcı olmadığınızı söyleyin lütfen?). Öleceğini öğrenmek ile anlamak arasındaki fark ise şüphesiz farklı bir hisse tekabül ediyor. Yine de sıradan insanlardan bir miktar farklı davrandığı doğru. Yani başkası olsa en azından yataktan bir doğrulur ve sevdiği birini arardı. Ne bileyim mutfağa gider bir bardak su ya da portakal suyu içer, vay bee falan derdi. Bizimki hala yüklüğe bakıyor, bugünden başlayarak pişman olduğu şeyleri geriye doğru gün gün saymaya çalışıyordu. Hayır onları telafi etmek için hiç bir şey yapmayacaktı. Belki yapacağı tek şey kalkıp Antalya'ya uçak bileti alıp ölene kadar Kaleiçi'nde elleri cebinde yürüyüp akşamları bira içmek ve sardunyaları olan o balkon teyzesine öleceğini söylemek olurdu. Yabancılar pek sorgulamaz. "Aaa" derler, "yapma ya tüh be, daha da çok gençsin." Ya da demezler, "gel bir dilim börek ye", "istersen sevişebiliriz", "elimde harika bir mal var", "bu kalçalara yazık olacak" ya da "belki ölmezsin" falan derler. Bilirsiniz. Yani biri gelip size "ben öleceğim" dese, ne demeniz gerektiğini. 

Bugün metroda aşık olduğu adamı düşündü. "Keşke elinden tutup Merter'de indirse, bir kolona yaslayıp dilimi ağzına soksaydım" diye düşündü, belki o yorgun ve hüzünlü bakışları biraz olsun değişir, biraz korku ve şaşkınlığa dönerdi. Yanlış bir şey olduğunu bilerek onu yapmaya devam etmek ise aman tanrım, yaramazlık baş döndürücü derecede tatlı. Keşke yapsaydım! Hem zaten yakında öleceğim, önümüzdeki haftaya çıkmam, keşke yapsaydım! Onun yerine hayranlıkla adamı ve onun çirkin burnunu dikkatle izlemiş, her şey bir filmmiş gibi kendinin de başkaları tarafından izlendiğini hayal ederek en güzel surat ifadesini takınmış, adam inerken arkasından gülümsemişti. Dilini ağzına sokmak dururken, biraz hüzünlü kabul edelim.

Zorla yataktan kalkıp Nadire'nin yaktığı ışığı tekrar söndürdü ve yatağa döndü. Öleceğini bilmek şu an onun için kar yağarken ve ince pijamaları ile sıcak soba dibinde otururken akşam yemeği için ekmek olmadığını hatırlamak gibi bir sıkıntıya denk düşüyordu. En yakın bakkal çok değil iki sokak ötedeydi ama anladınız işte. Öyle bir umarsız, mide bulandırıcı ama yapılmak zorunda olan bir durumun yarattığı "olgunlukla kabullenmek" hissini. Kim bilebilirdi ki aslında sadece son 3-4 günün pişmanlıklarını hesaplamaya çalışacak ve kitaplarını ve tanımadığı bir adamın ağzına sokamadığı dilini düşünecek kadar vakti olduğunu, o tekrar uyumadan önce.

Yelek Hayvanı

Patır patır koşuyordu karanlıkta. O hızlı patırtısına rağmen hiçbir şeye çarpmadan koşabiliyor, parke üzerinde oda dönüşlerinde viraj alırcasına ustaca kayıyor, tüm hareketleri çıkardığı seslerden tahmin ediliyordu. 
Elektrikler gideli 1 dakikadan fazla olmuştu ve perdenin açık kalmış aralığından yarım yamalak gördüğüm bir ışık huzmesinin gökyüzünde süzülmesinin ardından da öyle. Evde tek kalmaktan ya da karanlıktan pek korktuğum söylenemez, alışkınım şüphesiz. Fakat birden evin içerisinden gelen bu patırtılar benim dehşete kapılmama sebep oldu. İphone’umun ekranını alttan kaldırarak kısa yoldan fener imgesine bastım. Bir fener yanıyor ama mümkün değil aydınlatmıyor. Gözlüğümü bulamıyorum. Evden patırtılar geliyor. Bir şey evin içerisinde hiçbir şeye çarpmayacak kadar evi bilir gibi hızla koşuyor, parkemde kayıyor. Dehşete kapılıyorum. 
Göremiyorum ulan göremiyorum. Şu hayatta doğru düzgün görememek ve aynı anda tehlike altında olduğunu hissetmek kadar korkunç olan az şey bulunur herhalde diye düşünüyorum, içimdeki paniği dışıma vurmadan, gizli bir umarsızlık içerisinde kendini aydınlatmayan telefon feneri ile odaları gezerek Şukufe diye bağırmaya başlıyorum. Şukufe olmadığı koşarken çıkardığı tok sesten belli olmasına rağmen, daha ağır bir şey olduğunu bilmeme rağmen, Şukufe diyorum. Çünkü insan bela da olsa tanıdıktan gelsin ister, korkacaksam da bildiğim bir şeyden korkayım umudu. Korkmanın kendisine ilaveten bilinmezlik hali aklımı başımdan alıyor. Şukufe de benim ev arkadaşım, kendisi bir kedi, son derece tanıdık.
Söylemiştim sanırım, çaresizlikten, belirsizlikten ve lokantalarda garsonların sık sık doldurmamak için ağzına kadar doldurduğu peçeteliğe sıkışmış peçetelerden nefret ederim. Bu üçü bende ayrı ayrı korku yaratır. Her birinin tadı farklıdır. Çaresizlik ve belirsizlik halini birden yaşayarak odaları gezmeye devam ediyorum. Ulan kutu gibi 2+1 ev olmuş sana AkSaray canına yanayım. Olamaz böyle bir şey olamaz. Yanımdan yöremden hızla geçiyor rüzgarını hissediyorum ama göremiyorum olamaz. Keşke şu gözleri lazerle çizdirseydim diyorum. Bir keresinde bizim köylü Fatma teyzenin gözünü çizmişler lazerle, anlatırken ne denli acı çektiğini ve gözünün yandığının kokusunu aldığını söylemişti. Tabi bunları bir Sivas’lı şivesi ile küfür kıyamet anlatmıştı da, şimdi gerek yok. Sonunda ses kesiliyor. Hızlı hızlı odalara bakıp ağlar gibi sesler çıkarmaya başlıyorum. Hayır işin aksi Şukufe şıllığı da ortada yok. Sarılacağım bir canlıya ihtiyacım var. Halbuki atsana kızım kendini dışarı. Bunu da düşündüm! Düşünmedim değil. Anahtarı bulamam karanlıkta eve geri giremem diye korktum. Ne yersiz bir korku. Zaten rüyalar var yersiz korkular serpen.
Gördüm seni! Tahta bacaklı vintage koltuğumun altında beyaz bir öbek soluklanıyor. O ne canına yanayım o ne lan? NE BU! Koltuğumun altında kocaman gözleri azıcık fenerden parlayan iri kulaklı bir şey var, tavşan desen tavşan değil, köpek desen köpek değil. Tam olarak ne olduğunu anlayamıyorum ve derin bir dehşet içerisindeyim. Kalbim ağzımdan çıkacak ağzımdan. Nasıl olduğunu anlamamakla birlikte bir sonraki sahnede hayvan benzeri şeyi kucağımda buluyorum. Bu sahnede ne olduğunu biliyorum. Hani Pokemon’un sonunda pokeler için önemli güce sahip bir iyi bir kötü tanrı gibi pokemon kavga ediyordu hatırlarsınız. Hah işte bu onların iyi olanı, beyaz olanı. 
Yani kucağımda bir pokemon tanrısı taşıyorum ve beni yalıyor. İnşorla aşısı vardır. En az 15 kilo bir şey. Yüzümü yalıyor. Hala korkuyorum ama bu sefer hayvandan değil kapıdaki seslerden, karanlıktan ve az görüyor olma halinden. Kapıyı açıyorum, bizim yoldaşlardan birinin babası Engin abi ve gerçek hayatta sevgilisi olmayan yanındaki sevgilisi. Napıyorsun yoldaş hayırdır diyorlar. Üst katımızda oturuyorlarmış. Kucağıma bakıyor Engin abi, olayı hemen anlıyor. DİREKT ÇAKOZLUYOR OLAYI. Çünkü Engin abiyi gerçek yaşamımda da bir sorun çözücü bilge olarak kodlamışım kafamda. Diyorum ben evde bunu buldum abi diyorum, ama yani biliyorsun benim kedim var yavruları var kedimin, şimdi ben bunları nasıl diyorum aynı anda şeyapayım iki göz odanın içerisinde. Bunun diyorum şimdi tuvalet eğitimi var mı yok mu bilmiyorum. Engin abi diyor sen ver onu.
Birden ertesi gün oluyor, holdeyim benim holde evde komşular var. Komşulardan biri True Blood dizisindeki Jessica, hani şu Bill’in sonradan vampir yaptığı kilise korosundaki kız, sonradan afedersiniz orospu olan. Onla konuşuyoruz diyor ki biz o köpeği diyor (köpek mi??? Sensin köpek lan pokemon o, peri katili pis vampir) Necla teyzeye verdik. Sonra gidiyorum bakıyorum, evet duyduklarım doğruymuş, Necla teyze benim pokemona YELEK örmüş. Yanlış duymadınız. YELEK ÖRMÜŞ HAYVANA. Şok oluyorum. Kahırlara düşüyorum. Dünyadaki tüm köylülükler bana mı münhasır allahım. Yeleğin sarı kırmızı yeşil boncuklarına bakıyorum. Zaten rengarenk olan bir yeleğe neden yine böyle renkli renkli düğmeler takmış ki diye üzülüyorum bir de, rüküşlüğüne, zevksizliğine üzülüyor ve yüzümü ekşitip söyleniyorum: keşke vermeseydim -_-

Aşk mektubu


Parmaklarımı üzerinde gezdirdiğimdendir tadıyorum nefesi. Parmak uçlarımla üzerinde gezdim, nice diyarlar, çöller ve uçsuz bucaksız yemyeşil ormanlar geçtim üzerinden. Bitmek bilmeyen görünmez dünyalar, sonsuz sanılan mavilikler geçtim. Parmak uçlarımla üzerinde gezdim. Adı sanı bilinmez bir his keşfettim, gittim peşinden. Yeni doğan gibi hızlı büyüyen, biraz muhtaç aslında epey, ürkek ve heyecanlı da biraz, meraklı da bir o kadar, oyunbaz, haylaz. Yeni kesilen saç gibi hızlı uzayan bir takım duygular. Gözlerimle ve gördüklerimle üzerinde gezdim, yavaş yavaş baktım, doya doya.
Sen, benim kadife dilli istiridyem, ılıman yumuşak sularda, kaybolmuş umarsız ruhlara zamanın ötesinden seslenen bir ses aralığı ile, sesleniyorsun. Güçsüzlüğünden timsahlara yenik düşmüş susamış karacaların, bir yılan midesinde kabuğunu kıramamış zavallı kuşların, annesinin memesinde ölmüş yavru kedilerin, şarkı söylerken ağlara takılmış yunusların ruhlarına ses ediyorsun. Tarihin ötesinden masallar anlatıyor, şiirlerden ninniler mırıldanıyorsun.
İki çıplak tenin birbirine değmeden durabileceği en yakın noktada hissedilen bir sıcaklık vardır, karşındakinin kan akışını tüylerinde hissettiğin, bir akşamüzeri bulutların arasından birden vurmuş güneş gibi bir sıcaklık. Her an kaybolacak gibi, saklamak ve sarmalanmak istediğin bir sıcaklık. Gözlerim kazara da olsa gözlerine değdiğinde hissettiğim, o belki zaman zaman bir saniyelik tesadüfi bakış çarpışmasında uyluklarıma ve kasıklarıma yayılan, saklamak istediğim bir sıcaklık.
İki parmağımla dudaklarını aralıyorum, çok sevilen duyguların kendisi gibi dudakların. Neşenin, özlemin, heyecanın. İki parmağımla az önce dilini gezdirdiğin tatlı sular gibi ıslak dudaklarını aralıyorum. Çiçeklerden şekerli özler emmek gibi dudaklarından öpmek, beslenmek gibi de. Uyurken kendi yüzüne düşen saçlarının tatlı ürpertisi ile biraz heyecanlı ve tedirgin uyanmak gibi. Sonra tekrar yarım bıraktığın o güzel rüyayı tamamlamak gibi. Yeni dünyalar ve tatlı limonlar tatmış dillerimiz birbirine değiyor. Dişlerimi dişlerine geçiriyorum. Sen, benim kadife dilli istiridyem, ağzımın tam içinden, insanlığın birikimine, bilinen ve bilinmeyen tarihine, en doğal seçilimine, evrimine sesleniyorsun.

Duvar dibinde bir yatakta


Bir bütünlük bu kadar mı acı verici derecede bozulur onsuz. Dişlerimin sağlam ve keskin olmasının saadetine sarılarak, sınırlarını kendim belirlediğim bir yolculuğa çıkıyorum. Ormanları geziyorum önce, kendi başına gezmeyi ne kadar özlemişim. Daha önce göğsümde taşıdığım sıcak keyifli ağır mırıltının aksine sırtımda bir yük varmış gibi daha çok. Dizlerimi hafif kırarak, biraz da ayaklarım yere değmeden yürüyorum. Ayaklarıma bir şeylerin batma ihtimali, ya da belki bir takım böcekleri fark etmeden ezebilme ihtimali, ezdiğinde yaşadığın o vicdan azabıyla karışık iğrenme hali beni öylesine sarsıcı derecede ürkütmekte ki, ayaklarım yere basmadan geziyorum. Arada durup sevdiğim ağaçlara sarılarak, öperek onları. Dişlerimi gövdelerine geçirip koparmadan, onlarla konuşa konuşa geziyorum. Karanlığın aydınlıktan yoksun ışıkları, ağaçların arasından başımdaki ağrıya sızıyor. Yaprakların arasından gördüğüm o koyu ve soğuk renkler, sisli bir uçsuzluk, bilinmezliğin ıstırabı, gezmeye devam ediyorum.
Öyle bir gece ki, gecesi gündüzümüz olmuş olan kendi dünyalarının arsız savaşçısı çeşit çeşit hayvan bile sinmiş kimi kovuklara, kendi ruhsuzluklarının kovuklarından bahsediyorum. Dünyanın en büyük sıkıntısı sandıkları önemsiz ve tali dertlere sinmiş ve oradan çıkmayı korkutucu bulmuşlar, bu aşikar. Dişlediğim ağaçlar fısıldadı. Dişlerimin arasından genzime doğru rahatsız edici sadece bana özgü bir haykırışla. Fısıldadılar. Birbirine çarpan yapraklar bile ses çıkarmıyor, ne bir hışırtı, ne bir şarkı. Sol kolumdan bir soğukluk vuruyor. Sokaklara varıyorum. Dünyası kendi etrafında dönen insanların hınca hınç doldurduğu ve birbirlerinin etlerini çiğnediği sokaklara. İçlerinden geçiyorum. Bedenlerinin ve zihinlerinin, geçmişlerinin ve geleceklerinin de öyle. Ağızlarını oynatıyorlar. Kahkahalar atıyorlar belki, belki küfür kıyamet sövüyorlar. Belki küfür kıyamet aşıklar ve tutkuyla yanıp kavruluyorlar. Ateşlerini görebiliyorum, dumanları tütüyor. Sıcacıklar demek fazla hafif kalıyor ama, sıcacıklar. Tekrar etmekten yoğun zevk aldıkları hatalar yapıyor, pişmanlıklarının mantıksızlığını kavramış biçimde iç güdüleri ile hayvanlar gibi azıyorlar. Görebiliyorum. Beslenmeyi kolaylaştırmış ve sözde medenileştirmiş bir takım araç gereçlerle beslenip, elleri avlarına temas etmemesine rağmen parmaklarını yalıyorlar. Yedikleri şeye dokunma ihtimalinden korktukları, bunun vicdani sorgulamasını yaşayacaklarını bildiklerinden kullandıkları çatalları yemekleri bittikten sonra bir kenara koyuyor, etlere ve sebzelere sapladıkları, ağızlarından çıkmış çatalları bir kenara bırakıp parmaklarını emiyorlar. Kendi besin döngülerine dokunmanın korkusunu yaşayarak zaferlerinin tadına parmakları ile bakıyorlar.
Birbirlerinin gözlerine bakıyorlar, ya da bakmıyorlar. Birbirlerinin bacaklarına ve dudaklarına bakıyorlar, şehvetle dolular. Görebiliyorum. Turuncu ışıklar vuran sokak lambalarının altında, ateşin etrafında verdikleri kurbanın ardından ritmik gürültülerle dans eden yabanıllara benziyorlar. Doğal seleksiyonun şanslı piçleri. Biri diğerinin kıçını okşuyor. Kasıkları elektrikleniyor ve içindeki coşku göğsünü parçalayarak dışarı çıkmayı başarıyor. Diğerinin sırtına kanı sıçrıyor, diğerinin gözleri kayar gibi oluyor, ağzından sular akarak gülümsüyor. Görebiliyorum. Tıpkı orman gibi fakat, ses yok, yok ses fakat. Ayaklarım hala yere değmeden içlerinden geçip gidiyorum.
Bir kumsala çıkıyor sokağın sonu. Denize değil fakat, kumsala çıkıyor. Yazar burada önemsenmesi gerekenin deniz değil, bazen kumsal olduğunu vurguluyor. Durup denizleri izlediğin kumsal da deniz kadar önemli değil midir, ve onun kadar romantik? Ayaklarının bastığı kumsal, denizin dibindeki kumun devamı, denizi üzerinde taşıyan ve tüm canlıların minnet duyması gereken ama yok sayılan kumsal, görmezden gelmek terbiyesizlik değil mi biraz? Ellerimi yere saplıyorum, ince kumları avuçluyorum. Dolunay olmasa da güzel bir ay var, olması gerektiği kadar güzel ve olması gerektiği kadar beyaz bir ışık saçan. Kaktüslerin ve orkidelerin arasından geçip bir merdivene varıyorum. Saçlarım yüzüme düşüyor, kaldırmıyorum. Basmadan çıkıyorum merdivenleri yine, ama uçmuyorum. Dar bir koridordan, bir sürü kimselerin yaşamlarından geçerek bir kapıya varıyorum. Daha önce kendime kapı yaptığım bir kapı değil fakat, gerçek bir kapıdan bahsediyorum. Açık bir kapıdan. İçeri giriyorum. İçeri giriyorum. Kimse yok. Her zaman yapıyor olmanın verdiği alışkanlıkla, kafamdan var ediyorum. Mideme sarhoşluğun ağrısı giriyor. Daha önce kendime yaptığım açık bir kapı var, sağ kolum da üşümesin diye belki de, kapatıyorum. Duvar dibinde bir yatakta, ayakta uyuyorum. Yarın yeni bir insan gibi hissetmeyi umarak. Tam da başladığım yerde.

8 Nisan 2017 Cumartesi

Kilisenin dibinde bir Zulal hala


Tarih boyunca insanların huzur ve güven içerisinde yaşadığı bir dönem sanmıyorum ki olsun. Her dönemin gerçekliği ve koşulları o dönemin tanıkları için bir dizi sıkıntıları beraberinde taşıyordu şüphesiz. Açlık ihtiyacımı giderebilmek için avlanmak durumunda değilim belki ama savaştan kaçan insanları linç edip, çadırlarını baltalarla parçalayan barbar bir orduyla yaşamak zorundayım diye düşündüm (bu neredeyse korsan filmci Erdem ile çarpışmadan hemen önceydi). Kaza eseri dünyanın en büyük imparatorluklarından birinde padişaha rakip olabilecek, katlimin fermanı kardeşim tarafından verilecek toy bir delikanlı olarak, ya da Nazi vahşetinden kaçmaya çalışan bir Yahudi olarak da doğmadım. Bu satırları şimdikinden 200 yıl sonra yazsam, belki de tam olarak şimdi durduğum yeri önceki cümleme bir virgül daha ekleyip örnek olarak verecektim. Kişisel dezavantajlarımı ve sistem için düşman olmamı gerektiren bir dizi sebebi –bunlara ihtiyaç duymadan da yeterince zor olduğu için- es geçiyorum.

Savaşla yaşamak zorunda, toplumca yitirilen ve bu sebeple bir zulüm haline dönüşen birlikte yaşam koşullarıyla, tüm dünyanın gözleri önünde işlenen cinayetlere tanık olarak (Santiago Nasar cinayetinden farklı olarak başından itibaren hiçbir “acaba”ya yer bırakmayacak derecede yöntemi ve sonucu açık biçimde), bu cinayetlerle övünmekten herhangi bir çekince duymayan insanların arasında, yüzüne hapşırmaktan da çekinmeyen, ya da gözlerini memelerine dikmekten de çekinmeyen, hatta sana tecavüz de etmekten çekinmeyen, ya da ya da ya da. Listemiz öyle uzayıp gidiyor ki mesela ne kadar uzadığını düşünmek ayrı bir stres yaratıyor.

Bir aylak gibi vitrinlerin önünden geçip, arada duraksayıp gördüğüm haberlerin alt yazılarını ve birkaç saniyede bir tekrar eden aynı görüntüleri birkaç saniye izledikten sonra, eve gelene dek haber bültenleri için kayda değer bulunan haberlerin hepsini öğrenmiş, hatta bir iki komik kedi ve bebek videosu bile izlemiştim. Nasıl talihsiz bir döneme ve koşullara denk geldiğimi, bundan kendi kendime hayıflanırken aslında her dönem çoğunluğun benzer hayıflanmalarla belki de dudağının içini kemirerek –tıpkı şimdi benim yaptığım gibi- aylak aylak yürüdüğünü düşündüm.

Sonra bugün otobüsteki o kadınlar ya da benim halim de neydi öyle? Kendimi tanıyamaz duruma geldiğim bir nefrete, belki kibre, tahammülsüzlüğe sahip halim? O da nesiydi? Peki ya o otobüse arkadan itile itile bindirilen, hepsi birbirine benzer şekilde giydirilmiş, bir kısmı tırnaklarını yemiş içe kapanık ve sanki her kötü ihtimali gözlerinde topluyormuşçasına kocaman bir korkuyla –büyüklerin- dizleri ve baldırları arasında etrafına bakınan zavallı çocuklarla, muhtemelen onların kuzenleri ya da komşuları olan daha cin göz, yaramaz ve istediğini alana dek bilmiş bilmiş konuşan ya da bağıran çirkin çocuklar? Ya onların anneleri ve ablaları ve teyzeleri ve Songül yengeleri ve Nermin halaları ve Rıfat amcalarının karıları? Bu topluca sosyalleşmeye çalışan aslında toplumun çoğunluğunu oluşturan tipolojinin bana ne haddimse garip gelmesiyle beraber, evet bu altın gününe giden kadınların memelerini ve göbeklerini, daha kısa olanların koltuk altlarını biz oturanların kafasına sürtmesi ve Tigran Hamasyan’a karışan bir takım gelin görümce çekişmelerinin yüksek sesle yapılan dedikodusu? O da neydi öyle? Takribi 70 dakika sürecek olan yolda yapacağım ya da yapmayacağım her hamleyi düşünmek ve eve ruh/sinir sağlığıma en az hasar verecek şekilde varmam gerektiğini anladığım an? Hey o da neydi öyle? Kamburumu çoğalttım, lacivert pardösülü kadının koltuğunun altında, memeleri ve başörtüsünün püskülleri kafama değerken ağrıyan kasıklarımı sıcak tutma çabası ile, okuduğum metne ve dinlediğim müziğe odaklanmaya çalışarak koltukta adeta saklanmaya çalışmam? Kafasını kutuya sokup görünmediğini sanan salak kediler gibi? Bir takım tali modern insan sıkıntıları. Şehirleşmeden bıktım usandım, bir an önce işe girsem de iyice delirsem, powerbank’imin şarjı bitti, internet faturamı ödemem gerek, eve giderken odaya yüksek watt tasarruflu bir ampul almayı ihmal etmeyeyim, güneş de yok çamaşırları salona asacağım ve tüm akşam burnum kaşınacak lanet olsun. Lanet olsun böyle insanlara, bu yaz denize girebilecek miyim, bikini giyebilecek miyim, savaşa gidenler dönebilecek mi, gözlüğümü nereye koydum?

Sonra birden sıçrıyorum olduğum yerde. Annemin ağzından hafifçe bir geğirti çıkıyor. Önce pardon diyor. Ne düşünüyorsam ondan sıyrılmaya çalışıyorum tam o an, kafam anlatmakta zorlanacağım derecede bulanık. Sonra gözleri elinde yapmakta olduğu işte olan annem tekrar sesler çıkarmaya başlıyor. Sesler dediğime bakmayın zira kendisi benimle konuşuyor. İlk söylediği birkaç kelimeyi yakalayamasam da algılarımı açabiliyorum. Zulal hala diyor, “Zulal hala da kilisenin dibinde otururdu, kara kuru çirkin bir kadındı, hatırımda yaşlı doğmuş kadar yaşlıydı, kilisenin dibinde oturur torunlarına sırtını öfelettirirdi. Sırtı öfelendikçe de tok tok geğirirdi. Rahmetliyi hep öyle hatırlarım.” Bu lafın üzerine gözlerimi tekrar annemin elindeki patatesten çekip kapıdan sızan ışığa çevirdim. Üzerine düşünmem ve hayalimde canlandırmam gereken birkaç ayrı konu var. Sonra sıralamayı pek hatırlamıyorum. Önce Zulal halayı hayal etmişim misal. Şimdi torunları ile tanış olduğum bir kadın. Zayıf, esmer, belirgin şakaklara sahip bir yüz, yöresel bir fes ve eski yazmalarla yarım örtülmüş bir baş. Sonra bir alemdir bizim köy. Yukarı ve aşağı mahalle olarak bölünmüştür. Köyün meydanı aşağı mahallede olmakla birlikte aşağı mahalleden yukarı mahalleye çıkılan yoldadır. Tüm köyün ihtiyacını gideren dağ suyu köyde dört yerden geçer, biri bizim yukarı evin (sonradan kuruyacak olan) hargı, biri yukarı evin önündeki çeşme, biri köy meydanı, biri kilisenin karşısı yani bizim diğer evin önündeki çeşme olmak üzere dört adet gürül gürül patlayan su noktası. Buraya nasıl geldiğimi ise inan hatırlamıyorum. Köy dediğimde aklıma hemen bu çeşmeler ve etrafındaki yerleşik yaşam geldiğinden olacak, her yolun çeşmelere çıkması gibi, köye dair tüm anılarım çeşmelere çıkıyor.


Sevilen kedilere Ermenice insan isimleri verilen bu köyde sosyalleşme köy meydanından ziyade kilisenin dibinde, kilisenin karşısında, kilisenin çeşmesinin çevresinde yani kilise meydanında yapılır. Şimdilerde içerisinden ince bir dere geçen, ısırgan bağlamış, bir yanına saman yığılmış, tavanı olmayan ve kimi duvarları yıkık olan bu kilise dönemin yaşlılarının buluşma ve dinlenme mekanıymış. Bizim köyde kahvehane yoktur misal. Kadınlar ve erkekler hep birlik kilisenin dibinde oturur, gelenle geçenle laflar, gün arası mola verirler. O dönem de durum tam olarak böyleymiş. Ermenilerin zorunlu göçünün ardından köye yerleşen Alevilik inancına mensup dar bir nüfus, çok sevimli ve masum görünmekle birlikte öyle olmadığını anımsamamız gereken bir yaşam paylaşmış, üremiş, akraba olmuş. İşte neyse kilisenin dibinde oturup sırtını ovduran ve geğirerek rahatlayan Zulal halayı düşündüm. Kim bilir hangi mide hastalığından muzdarip olan bu kadının çocukluğuna ve gençliğine dair bilinmeyen anılarını, hayallerini, tasalandığı şeyleri, merak ettiği şeyleri, sonra kimsenin pek de üzerine düşünmediği cinsel arzularını, mesela yataktaki halini, kocasını sevip sevmediğini, başka birini isteyip istemediğini, akşamüzeri tarlalarda koştuğunu, yengeçlerin güneşlendiği bir saat kalenin dibindeki derede çamaşır yıkadığını, gülümsediğini, gözlerini kapatıp yaprakların hışırtısını ve rüzgarı dinlediğini, sözgelimi bir kedi sevdiğini, bir keçi sağdığını, çiçeklerin yapraklarını okşadığını, yanaklarını ve dudaklarını kızartmak için karamık sürdüğünü, sonra arılardan kaçtığını, eline yeni geçen taze bir entariye sarılıp uyuduğunu, hiç deniz görmediğini, bir sürü şeyi. Küçük bir köyde başka insanların acılar içerisinde bıraktığı evlerde ve topraklarda yaşayan, belki mutlu olmaya çalışan, onların fırınında topluca ekmek pişiren, sıcak ekmeğe yağ, peynir dürüp yiyen, yanına çay demleyip ceviz gölgelerinde dinlenen insanları, bunların ilişki ağlarını, bilinmeyen niceleri düşündüm. Sonra kapının arasından sızan ışık kesildi. Yoksa Zulal halanın kilise meydanında sırtını bir bebekmişçesine okşayan ve onu geğirten torun olmanın ne demek olduğu üzerine de, bu duydukça ve yazdıkça masum, belki sevimli, genellikle (belki de bağlarım nedeni ile) tebessüm ettiren –hatıranın- bugün otobüste göbeğini kafama sürten teyzelerle ne gibi bir farkı olduğunu da, hissettirdiklerini de düşünecektim. Elektrikler kesilmiş olsa gerek, bu belediyeler yaşamımızı mahvediyorlar. Lanet olsun.

7 Şubat 2017 Salı

İsmi Kara olan hikaye


Tüm güzel şeylerin sonuymuş. Geyikler korktuklarından suya inememiş de kurumuş, koşan atlar ortalarından çatlamış da yarılmış, sudaki balıklar kendilerini kayalara vura vura öldürmüş, buna dayanamayan su yalnızlıktan kıvranarak toprağa sarılıyor, her dakika her saat kendinden vazgeçiyor, çamur olan toprak doğduğumuz eve değin yayılıyor, anılarımızı ve nice güzel günü katman katman sıvıyor, yaşanacak olanları zamandan koparıp alıyor, yaşanmışları kendi sıcak ve yumuşak bedeninde sonsuza değin eritiyormuş. Parça parça olan zaman ne yapacağını şaşıyor, parçaları birleştiremeyen içinde yaşayanları ise aklını kaybedip deliriyor, bu delirmişlikle kendi etlerini kendi parmaklarıyla didiyor, lime lime ediyormuş.

Kahramanımız işte tam da kendini yolan bu insanların çıldırdıkları bir parçada ve evrende uykuya dalarken düştüğünü hissedip sıçramak gibi tam olarak, öylesine birden ve hızlanmış kalp atışlarıyla uyanmış. Kahramanımız bir üçgen imiş ya da bir örümcek, bir balıkta bir pul imiş ya da bir sinekte bir renk, bir aynada bir santimetre kareymiş ya da sevgilinin camına atılan bir taş, ilkbaharda düşen bir yaprak imiş ya da bir yumurtaya koşan bir sperm. Kahramanımız varmış ya da yok, olmuş daha önce ya da hiç olmayacak olan, şekli bilinirmiş ya da tezahürü yok, onu ya görmüşsünüz bir kez ya da sadece bakmış. Onu ya sevmişsiniz daha çok ya da nefret etmiş. Kahramanımız olabildiğince olağan dışı ve zavallı bir yetim. Kahramanımız sizmişsiniz ya da sizi bilmeyen ben. Yalnızmış ve kendini iğdiş etmek için korkunç bir zamana uyanmış. Tüm bildiğimiz bu.


Belki de sur'a üflenmiş, bilinmez. Belki de kimi kıyamet diyor bu parçaya, kimi cehennem hangisi doğru bilinmez. Doğru ya da yanlışın bilinemediği, aslolanla olmayanın iç içe geçtiği korkunç bir sonun içi sadece. Ayakları yere basan ve basmayan her şeyin çıldırdığı bu sonda, aklı başında bir çukurda uyanmak. Kahramanımız kahramanlıklardan çok uzak. Tek derdi yeniden uyuyup başka bir parçada uyanmak. Kimseyi kurtarmak derdinde değil, kimseyi iyi etmek. Kimseye anılarını vermek istemiyor geri ya da ölen atları okşamak, kimseden bişey istemiyor ya da bu lanetli parçada bir kimse olmak. Uyumak istiyor rüya görmeksizin başka bir başlangıçta uyanmak. Sevgilisinin iç çamaşırlarını koklamak ve onu ayırıp içine girmek, büyüttüğü çiçeklere kaşıklarla su taşımak, süt dişleri dökülen çirkin çocukların saçlarını taramak, güvercin beslemek gibi normal şeyler.


Aklı başında yürüyor. Yanında kimse yokken kahkaha atmayan ve güzel görünmeyen insanlar gibi, hiçbir vahşete refleksif bir tepki vermeden, şaşırmadan, mesela ellerini başının arasına alıp çığılık atmadan, sıçramadan, ağlamadan, başını hiç oynatmaya gerek duymadan, sadece gözleri ile olan biteni ileri geri ve sağa sola takip ederek, kendine bu şekilsiz dünyada uyuyacak rahat bir yer arıyor. Bu hikaye ise asla bitmeyecek, kahramanımız asla delirmeyecek ve durmayacak, kabullenmeyecek ve ümitlenmeyecek, asla rahat bir yer bulamayacak, midesi kendini sindirene dek bu yuvarlak zamanın etrafını dolanacak ve asla ölmeyecek. Güzel şeyler olmayacak ve hikaye asla bitmeyecek. Bu zavallı, ismi Kara olan hikaye.

23 Ocak 2017 Pazartesi

Dijital Cinsiyet Açığı

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Perspektifinden Dijital Bölünme ve Farklı Yaklaşımlar

Makalenin tamamı için tıklayınız.

İnternet teknolojilerindeki gelişmeler, hem bireyler hem de toplumlar için ekonomiden eğitime, siyasal katılımdan haberleşmeye kadar pek çok alanda önemli yenilikler ve açılımlar getirmiştir. Bu açılımlara paralel olarak bu teknolojilere erişim ve kullanım becerisine sahip olmak, bireyler ve toplumlar arasında kimi zaman mevcut eşitsizlikleri tekrar üretmekte, kimi zaman da yeni eşitsizlik biçimleri yaratmaktadır. Günümüz toplumlarında yaşamsal bir öneme sahip olan bilgi, siyasal, kültürel, ekonomik sistemlerin ve halkların geleceğini yakından ilgilendirmektedir. Soyut bir kavram olmasına karşın büyük bir maddi güç üreten bilgi için de mevcut olan bir sahip olma ve sahip olamama durumu söz konusudur. Enformasyon toplumu olarak adlandırılan günümüz toplumunda bilgi ve iletişim teknolojilerine sahip olmak ve bunları etkin biçimde kullanmak hem uluslara hem de bireylere önemli avantajlar sağlamakta, buna karşılık bu teknolojilerden yoksun olmak ise pek çok açıdan önemli dezavantajlar yaratmaktadır. Bu çalışmada bilgi ve İnternet teknolojilerine erişim konusunda gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler ile aynı ülke içinde yaşayan farklı kesimler arasında yaşanan eşitsizliği ifade etmek için kullanılan dijital açık kavramı, toplumsal cinsiyet eşitsizliği perspektifinden ele alınmıştır. Cinsiyet, bilgi ve iletişim teknolojilerine erişebilme ve bu teknolojileri nitelikli olarak kullanabilme açısından önemli bir değişken olarak tespit edilmektedir. Mevcut çalışmalar ışığında dünya genelinde bazı ülke örnekleri üzerinden kadınlar ve erkekler arasındaki İnternet erişimi ve kullanımı konusundaki farklılıklar ortaya konulmuş ve ardından Türkiye’deki duruma bakılmıştır. Çalışma sonucunda özellikle gelişmekte olan ülkelerin hemen hepsinde erkeklerin İnternet teknolojilerini kullanım konusunda kadınlardan daha avantajlı konumda olduğu görülmüştür. Bu durum kadınları hem erkekler, hem de gelişmiş ülkelerdeki hemcinsleri karşısında dezavantajlı konuma düşürmektedir. Kadınlar ve erkekler arasındaki İnternet kullanım oranlarında görülen fark ve farkın keskinliği ülkelerin sosyo-ekonomik durumuna göre değişiklik göstermekte, gelişmişlik ve refah seviyesi düştükçe fark keskinleşmektedir. Aynı ülke içerisindeki kullanım oranları da yine eğitim seviyesi ve kent/kır ayrımı gibi pek çok faktörden etkilenmekte, kırda yaşayan kadınlar erkeklere ve kentte yaşayan kadınlara nazaran daha dezavantajlı konumda görünmektedir. Kadınların tümüyle avantajlı konumda olmasalar da istatistiksel açıdan İnternet kullanımında erkeklere yakın bir oran sağladıkları tek değişken eğitimdir. Kadınların eğitim seviyesi yükseldikçe, bilgisayar ve İnternet kullanımının arttığı görülmektedir. Ancak bunun olumlu bir sonuç olarak değerlendirilebilmesi için İnternet kullanım amaçlarının da dikkate alınması gerektiği fark edilmektedir. Türkiye’de ise İnternet kullanımı hızla artmakta, ancak dijital cinsiyet açığı hala keskin bir biçimde karşımızda durmaktadır. 


İnternet teknolojilerine kolay, güvenilir ve nitelikli erişime sahip olmamak, bilginin serbest dolaşım avantajından mahrum olmak anlamına geldiği için, bu temel bir yurttaşlık hakkı olarak görülmelidir. Bu nedenle dijital açığı ortadan kaldırmak, yalnızca teknolojik yatırımların planlanması boyutunda değil, sosyal politikalar içerisinde de ele alınmalıdır. Ülkenin her yerinde ucuz ve güvenli internet erişiminin yanı sıra, e-okuryazarlık eğitimlerinin de isteyen herkesin ulaşabileceği şekilde düzenlenmesi bir gerekliliktir. İnternete erişim tüm yurttaşlar için anayasal olarak güvence altına alınmalı, asgari standartlar belirlenerek erişim konusunda eşitlik sağlanması için kapsayıcı politika ve projeler hayata geçirilmelidir. Cinsiyetler arasında görülen dijital açığın kapatılması ise toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin mücadelenin önemli bir parçası olarak görülmeli ve İnternet teknolojilerinin kadınların sosyal ve ekonomik hayata daha etkin katılımının bir aracı olarak kullanılması yolunda adımlar atılmalıdır. Kadınlara ücretsiz yeni medya okuryazarlığı eğitimleri verilmeli, kadınların bilgi iletişim teknolojilerine erişimi noktasında pozitif ayrıcalıklar uygulanmalı, bu sektördeki girişimci kadınlar devlet tarafından desteklenmelidir. Ayrıca ülkeler arasındaki dijital açığın kapatılması adına da uluslararası örgütler düzeyinde de çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Ulusal ve uluslararası düzeydeki politika ve projelerle sektördeki firmaların İnterneti bir ‘erkek alanı’ olarak gören bakışı yıkacak şekilde kadın odaklı yazılımlar geliştirmesi de oldukça önemlidir.

15 Ocak 2017 Pazar

Evlere şenlik başka bir sorun: Dijital cinsiyet eşitsizliği



Bilgi ve iletişim olgusu insanlığın başlangıcından itibaren karşımıza çıkan, toplumlar tarihi ile paralel biçimde ilerleyen, hatta belki de bu tarihin katalizörü olan önemli bir gerçeklik olarak karşımızda apaçık bulunmakta.  Enformasyon toplumlarında bilgi, şüphesiz ki yaşamın tüm alanları için vazgeçilmez bir olgudur ve oldukça değerlidir. Günümüz toplumunda yaşamda kaliteli biçimde yer edinebilmenin koşullarından biri bilgi gücüne sahip olabilme yetisidir. Bilgi enformasyon toplumunda bir güç, yeri geldiğinde bir silahtır ve tıpkı diğer maddi kaynakların dağılımı gibi toplumlara eşit biçimde dağıtılmamıştır. Bilgi için de diğer tüm maddi varsıllıklar gibi bir sahip olma ve yoksun olma durumu söz konusudur. Bilgi bireylerin kişisel yaşamlarını refah standartlarına ulaştırabilmek ve onu korumak meselesinin yanı sıra toplumun geleceğini de belirler, demokrasilerin, ülkelerin, siyasetin, rejimlerin kaderi iyi bilgilenmiş yurttaşlara bağlıdır. Teknolojinin sürekli gelişmesi ve erişimin artması ile beraber bilgi olgusunun gelecekte yaşamsal önemini arttırarak değerini katlayacağı öngörülmektedir. Bilgi teknolojileri ve iletişim artık bir “hak” olan bilginin tüm dünyada serbestçe dolanımını sağlar. Peki ezilen halklar ve toplumun dezavantajlı grupları bu dolaşımın neresindedir?

Bu noktada karşımıza aslında bir mücadele alanı olarak dijital bölünme/açık ve dijital uçurum kavramları çıkar. Bilgi teknolojilerine, internete erişim noktasında gelişmiş olan ülkelerle gelişmemiş olan ülkeler arasındaki farka dijital bölünme/açıklık, teknolojik gelişmelerin doğrudan kaynağı olan ve bilgi teknolojilerini elinde tutan ülkeler ile onlara teknolojik olarak gelişmesi mümkün olmayan az gelişmiş ülkelerle olan uçuruma ise dijital uçurum ismi verilir. Bu bölünme ve uçurum sadece ülkeler arasında değil, aynı ülke içerisinde yaşayan insanların arasında da kendini var eder. Tıpkı geçmişte de olduğu gibi günümüzde kaynaklar tüm topluma eşit biçimde dağıtılmamıştır. Toplumsal cinsiyet rolleri sebebi ile hali hazırda dezavantajlı olan kadınlar bilgiye, internete, medyaya ulaşma noktasında yine aynı roller sebebi ile sıkıntı yaşamaktadır.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2004’ten bu yana yaptığı Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanımı Araştırması ile ortaya çıkan sonuç kadınların bilişim teknolojilerine ulaşmak ve kullanmak noktasında da erkeklere nazaran oldukça dezavantajlı olduğunu göstermiştir.  2015 yılında gerçekleştirilen araştırma sonuçlarına göre, Türkiye genelinde hanelerin % 54.8’i bilgisayar kullanımına, % 55.9’u internet kullanımına sahiptir. Bilgisayar kullanım oranları kadınlarda % 45.6 iken, erkeklerde %64.0’dır. İnternet kullanım oranları kadınlarda % 46.1 iken, erkeklerde % 65.8’dir.

2013’te alınan son verilere göre kentlerde bilgisayar kullanımı toplam kullanım oranı % 59.0 iken, kırda kullanım oranı %29.5 olarak görülmektedir. İnternet kullanımı kentte toplamda % 58.0 iken, kırda 28.6’dır. Kırda bilgisayar kullanımı 2013 yılı içerisinde erkeklerde % 40.1 iken bu oran kadınlarda % 19.3 olarak görülmektedir. Kırda internet kullanım oranları erkeklerde % 39.2 iken, kadınlarda % 18.4 olarak görülmektedir. Veriler sonucunda kadınların bilgisayar ve internet kullanımında erkeklere göre çok daha dezavantajlı olduğu görülmektedir. Bu dezavantaj özellikle kırsal kesimde yaşayan kadınlar açısından çok daha belirgindir.

Araştırmadaki kullanım amaçları sonuçlarına bakıldığında erkekler ağırlıklı olarak siyaseti takip etmek, siyasi feedback yapmak, seyahat sitelerini gezmek, internet bankacılığı gibi kullanım gerekçeleri belirtmişlerdir. Kadınların erkeklere nazaran oransal olarak daha çok oldukları başlıklar ise sağlıkla ilgili bilgi almak, eğitim, kurs ve staj hakkında bilgi almak gibi başlıklardır. Bu sonuçlara baktığımızda kadınların toplumsal cinsiyet rollerini internet kullanımında da devam ettirdiklerini tahmin etmek çok zor değil. Kadınların bu teknolojilerin kullanımı konusunda erkekleri oransal olarak aştığı tek düzlem ise eğitim seviyesidir. Kadınlarda internet kullanımı eğitim seviyesi arttıkça artmış, doktora ve üstü eğitim seviyesine yapılan araştırmada kadınların erkeklere nazaran daha yaygın kullanıma sahip olduğu tespit edilmiştir.

Peki erkeklere nazaran bilgi teknolojilerine erişim ve kullanım noktasında eşitsizlik, açıklık yaşayan kadınlar için bunun zararı nedir? Ülkemizde herhangi bir devlet kurumunun bu sorunun tespiti ve çözümüne dair bir girişimi bulunmadığı için kendi sorumuzu yine kendimiz yanıtlayalım: Yeni medyanın ve bilgi teknolojilerinin erişimine olan olanakların kısıtlılığı, bu yoksulluğu yaşayanların demokratik katılım noktasında eksik kalmasıyla beraber kültürel ve ekonomik açıdan da zorlanmasına sebep olacaktır. Bu dezavantajları çeşitlendirmek mümkündür. Tüm dünyanın ağlar üzerinden döndüğü günümüzde bu ağlara erişimden yoksun olmak yaşamın gerisinde kalmak anlamına gelmekle birlikte, geride kalınan yaşamın devam etmesini de maddi temelde zorlaştırmaktadır.

Durum bu iken, bilgi toplumunda bilgiye erişmek kadınlar için çok daha zor iken, kadınlar bunun ceremesini her geçen gün sonucu artarak çekiyor iken, medya ve bilgi teknolojileri bir mücadele alanına dönüşmüşken bu eşitsizliği kapamak için ne yapacağız? İşte biz feministlerin yanıtlaması gereken bir soru ve sorun daha. 

*Yeryüzü Dergi'de yayınlanmıştır.

10 Ocak 2017 Salı

Zygmunt Bauman'dan mutluluk üzerine: Hayatınızı uzun bir mücadele olarak düşünün


"Büyük Alman şair Wolfgang Goethe aklıma geliyor. Duygusal şair. Ona sormuşlar mutlu bir hayat yaşadı mı diye. Cevabı "evet!" olmuş. "Çok çok mutlu bir hayat yaşadım." "Ama" diye eklemiş hemen ardından, "tek bir mutlu hafta hatırlamıyorum" ve bu güncel felsefeye karşı bir yanıt. Bizler için bir uyarı. Çünkü bugün tanıtımla, reklamla, sürekli yeni, cazip, çekici modalarla mutluluğu hep daha iyi, daha iyi ve kesintisiz bir dizi memnuniyetler bütünü olarak düşünmeye itiliyoruz. Ve Goethe'nin öne sürdüğü (ki O, sadece mükemmel bir şair değil aynı zamanda çok, çok bilge bir insandı) şu ki, mutluluk üzüntülerin, sorunların üstesinden gelmektir. Şiirlerinden birinde der ki asıl kabus ardı arkası kesilmeyen güneşli günlerdir. Bunun alternatifi mutluluk değil can sıkıntısıdır. Heyecandan yoksun olmaktır. Peşinden gidebileceğin, uğruna kavga edeceğin bir amaçtan yoksun olmaktır. Goethe'nin söyledikleri genç insanlar için gerçekten bir uyarıydı. Hayatınızı sınırsız haz veren maddelerle dolu bir kaptan seçilen hediyeler yığını olarak düşünmeyin. Hayatınızı uzun, uzun bir mücadele olarak düşünün. Bu uzun mücadelede bir problemi çözersiniz, bir diğeriyle karşılaşırsınız ve yan etkiler çoğu zaman can sıkıcıdır. Ve evet beni kısa dönemde karamsar, uzun dönemde ise iyimser yapan işte budur."

8 Ocak 2017 Pazar

Tarihin meleği Angelus Novus


“Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır.” (Walter Benjamin- Pasajlar2016,s42)

7 Ocak 2017 Cumartesi

Yaz günü ceket giyen deliler üzerine

Gugıla deli insanlar yazdım, Malatyalı Mersedes Kadir dedi.

Boşverelim şimdi, delilik üzerine söylenmiş o kocaman sözleri falan. Deliliği felsefik alt metinlerle tanımlamaları, sosyolojik hicivlerde, özlü sözlerde kullanmayı falan da öyle. Edgar Allan Poe'yi, Herman Hesse'yi, Nietzche'yi, hele Dali'yi falan komple boşverelim ve bir kenara bırakalım (yavaşça bırakın, nazik olun biraz). Hani öyle karmaşık ve çok bilmiş bir edayla delilik üzerine konuşmak istediğim, yazdığım metni söküp dikmek istediğim falan da yok. Dümdüz toplumdaki en bilinen hali ile, çocukluğunda hani ilk başlarda mahallede korktuğun onu görünce annenin arkasına saklandığın hali ile delilik. Bazılarınız az değil, kabul ediyorum insanın bile çocuğu pek güzel ama, insanin çocuğu çocukken de insan, çocukluk dışarıdan sevimli (kimileri için pff çok çetrefilli) görünse de "saf ve sevimli olduğunuz kadar şeytan ve acımasızsınız, çirkinsiniz sevgili çocuk." Ah o delilere eziyet eden ışıltı yoksunu sevimsiz, alçak veletler. Kalbinize kötülük bebeklikten mi işlenmiş, hani anneciğinizin rahminden değil de, şeytanın deliğinden mi çıkmışsınız ne olmuş. Vardır pedagojik bir karşılığı şüphesiz, kavrarım şüphesiz, kabullenir miyim onu bilmiyorum. Neyse işte, o kiminizin sokakta değneklerle kovaladığı, dalga geçip zorbalık ettiği delilik.

E güzel kardeşim çeşit çeşit delilik. Doğuştan depdeli olanlar mı dersin, sonradan delirenler mi. Şimdi buraya "delirdiğini fark ettiklerimiz mi, delirmişliğinin farkında olmayanlar mı, kendi deliliğimiz mi v.v" falan diye birkaç aforizma sıkıştırırdım da, hay allah belasını versin kendini yeraltı edebiyatçısı sanan dandik blog yazarlarının. Siyah kapaklı bir kitap bastırırsam, böyle tacizci genel yayın yönetmenlerinin olduğu saman kağıt dergilere yuvarlak spotlarla çıkarılıp,  fotoğrafını çekip instagrama koyduğu sözlerle yani, eğer öyle olursam ulan, atın beni denizlere.

Ne diyorduk? Deliliğin çeşitliliği diyorduk. Tıbbi çeşitlilikten bahsetmiyorum, aslında delirme biçiminin çeşitliliğinden bahsediyorum. Mesela Deli Sinan. 23 Nisan eğlencemize torpil atmasıyla bilinen, bütün mahallenin çok sevdiği, seke seke Sinan. Hopp be Sinan! Hani sekmek derken, zıplamak anlamındaki sekmemek o değil yani. Hani böyle seke seke koşma olur ya, çocukken yapardın hatırladın mı? Sanki bir şeye gergedan boyu sevinmişsin, sanki uçuyormuşsun da, arada yerden yükselmişsin. O sekmek, bildin mi? E bil artık ben daha ne diyeyim. Neyse işte, bizim Sinan. Tüm mahalle pek sever onu, kendi işini yapabiliyor ve giyinebiliyor anladığım kadarıyla, bir dönem Düz'deki bir çaycıda çay dağıtıyordu. Delirmesi hakkında pek çok rivayet var, bu rivayetlerden biri evine araba mı, öküz mü girmiş bir şey olmuş, yani korkunç bir şey olmuş, Sinan'ın bütün ailesi o ne olduğu bilinmez korkunç şeyde can vermiş, bunu gören Sinan olmuş sana Deli Sinan. Esmerdir teni, aslında imkan olsa baya yakışıklı olabilir, saçları da kıvırcık ama böyle Afro Afro, gürül gürül kıvırcık. Genelde hep kahverengi giyinir. Onun ceket giydiğini pek görmedim, çünkü biraz yırtıktır Sinan. Hani öyle koskolay eziyet edebileceğiniz delilerden değil, yaramazdır Sinan.

Sonra bir de tek kişi mi yoksa ikiz kardeş mi olduğunu tam anlamadığım bir deli var ismini hiç bilmiyorum. Rivayet o ki ikiz kardeşmiş bunlar, ikisi de deliymiş ama, e şimdi yanımdan geçiyor, e sonra bir daha geçiyor, aynı gün bazen bazen başka günler, şimdi aynı kişi mi bu, yoksa kardeşi mi dün gördüğümün? Ulan iyice delirdik. Demem o ki, hafif serseriler biraz, serseri ya da bilmiyorum. Ceket de sürekli giymiyorlar zaten, arada bir arada bir. Rivayete göre 80 darbesinde korkunç işkence görmüş bunlar, günlerce gecelerce işkence görmüşler, sonra bir daha toparlayamamışlar. Ondan önce çok akıllı adamlarmış. Belki de sadece biri devrimciymiş, belki de ikiz oldukları için askerler garantiye almak istemiş ve ikisine de işkence etmiş ta ki onlar delirene dek. Şimdi bu dediğim iddia size "yok artık sayın seyirciler!" mi geldi? Emin misiniz? Bir daha düşünün, daha da utandırmayacağım sizi.

Kadın delileri de unutmamak lazım tabi, başından beri "deliler" dediğimde hep erkek delileri kastettiğimi bir kısmınız anlamış olsa gerek. Vay arkadaş deliler bile erkekliğe mal olmuş! Kadın futbolcu demeyeceksin, futbolcu diyeceksin! Büyük beden manken demeyeceksin, manken diyeceksin! E şüphesiz öyle canım haklısın, ama ben buraya düşer miyim? Zaten düşmem, deliler derken sadece erkeklerden bahsememin ve örneklendirmemin bir dizi sebebi var. Bunlar o kadınların ekseriyetle eve kapatılması, kapatılmayanların tecavüze uğraması ve iyice delirmesi, zor duruma düşmesi gibi şeyler. Sokaktaki delilerin çok azı kadın ve çok fazlası istismara uğruyor. Bu başka bir yazının ve öfkeli bir yazının konusu, o yüzden onlardan bahsetmesek olur mu? Bak sinirlerim bozuldu. Bu ne biçim devlet lan. İmam hatipler kapatılsın!

Bir de yaz günü hep ceket giyen deliler var tabi. Küçükken çok ateşli bir hastalık geçirip delirenler mi dersin, içerisine cin girdiği için delirenler mi, katır teptiği için delirenler mi dersin türlü türlü. Daha çok varoş mahallelerde ve köylerde olurlar. Bir dk, deliler zaten buralarda olmaz mı? Zengin mahallelerinde olacak değillerdi ya. Canım deliler. Kimseye zararı olmayan, bu uçan kuşla, kolunda gezen böcekle, bu çehresini asmış ayla, bu yırtık ayakkabısıyla, bu kendi ağzıyla konuşan deliler. Hani yaz günü terlemez, kış günü üşümez de biliyor musun, adeta manyaklık. Artık içten içe toplumda kabullenme isteğinin verdiği bir eylemle mi, aynı olmaya özlemle mi, televizyonda gördüğü, düğünde gördüğü o yakışıklı delikanlılığa özenle mi, maskülen temsilinden ötürü erkeksiliğe olan istekten mi, artık nedendir bilmem. Bildiğim bir şey var, yaz günü ceket giyen deliler iyidir. Kimimizin annesinden, babasından, binamızdaki bir sürü akıllı komşumuzdan, elmadan ve patatesten, manavdan ve alçak bakkal Erkan'dan, emniyet müdüründen ve başbakandan, heykeli dikilmiş liderlerden ve popüler kültür ikonlarından, hani nicelerinden ve senden, benden, daha çok senden daha az benden, iyidir. Hani gidilse üye olunsa, efendi deliler kulübü olsa da üye olunsa, vallahi olurum. Hani demem o ki, bir gün yolunuz düşer, ne bileyim bir köy kahvesine bir yere, eskimiş takım elbisesiyle, yaz ortası dahi olsa, kar soğuğu dahi olsa ceketi ve gömleği ile oturan, çehresi ince uzun, ağzı büyük ve gülümsemesi büyük bir deli görürsünüz, oturun ve bir oralet için beraber. Ve çok rica ederim diyin ki, bizim tanıdık bir abla var, ha o sana selam söyledi.

EDİT: Şizofreni ve demans hastalarında termoregülasyon bozukmuş, sıcaklamayı ve serinlemeyi herkes gibi hissedemiyorlarmış, bu sebeptendir ki yaz günü ceket giyerken bizim yandığımız gibi yanmıyorlar muhtemelen, olsun siz benim meramımı, derdimin kazak değil ceket olduğunu anladınız. E gereksiz romantize ediyorum biraz ama, başka ne olacaktı ki? Bunun için açtım burayı v.v

6 Ocak 2017 Cuma

Aydın ile Limon


Aydın. İnsanımın adı yani, Aydın. 29 yaşında bekar bir erkek kendisi. Ona tam olarak 4 senedir bakıyorum. 4 senedir hayatında düzgün giden çok az şey oldu, beceremiyor bu işleri. Öğretemedim, daha konuşmayı sökemedi. 4 senede de öğrenilmez mi be adam! Hayatındaki tek istikrarı limon sevmesi olan Aydın gri olduğum halde bana Limon diyor. Adım Küllük dedirtemiyorum. Onu da öğrenemedi. Her “Hey Limon! Canımın içi tatlı kızım” dediğinde bir göz deviriyorum. Önce 3 saniye suratına bakıp çat diye deviriyorum gözlerimi sağa. Bir süre sağa bakıp derin bir nefes alıyorum, derin olduğu gözle görünür ve sesi duyulur bir nefes. Kafamı da sağa çeviriyorum sonra vücudumu kımıldatmadan, sonra 3 saniye de oraya bakıp tekrar meymenetsiz yüzüne çeviriyorum güzel yüzümü. Ne var allahın nemlisi. Ne var ulan ne var? Yine oynamak mı istiyorsun? İstemiyorum ulan istemiyorum. Tembel tembel yatmak istiyorum sana bakmak, seni eğlendirip oynamak istemiyorum. Hayır bizim kedilerde de suç var, alıştırmışlar bu insanları böyle. Yıkalım artık şu toplumsal kedilik normlarını yahu! Yeterse yeter. Aynı evi paylaşıyoruz diye ben onunla istediği iletişimi kurmak zorunda değilim! Alıştırmışsınız bunları böyle, canı sıkıldıkça geliyor oramı kaşıyor, buramı okşuyor, ağzımı felan öpüyor. Hoşt ulan sana! Hoşt. Kolundaki cırmık izlerinden utan arsız herif. 

Aydın, 29 yaşında bekar erkek. Çirkin sayılmaz, dişlerinin arasında bir boşluk var, ben onu seviyorum, gülünce içindeki bütün şapşallık kendini gizlemeden yüzüne yansıyor. Aydın biraz gerizekalı olabilir, beni zaman zaman sinirlendirebilir ama o kötü bir insan değil. Arada beni suya sokmaya çalıştığında bu düşüncelerim bir süreliğine değişiyor tabi. Zaten insanların çoğu böyle, iyisi de kötüsü de gerizekalı. O yüzden çok sallamıyorum Aydın’ın gerizekalılığını da. İnsan sonuçta yapacak bir şey yok. Bütün ay köpek gibi çalışıyor. Garanti Bankası’nda müşteri temsilcisi. Hani şu reklamlarında hayvanları oynattıkları gerizekalı banka. İnsanlar bu aptal aptal reklamları izleyip nasıl paralarını bu bankalara yatırıyorlar? Kaç yaşındasın canım sen? Bana yaşını söyle? Kaç yaşındasın! İnsanların hepsi gerizekalı. Zaten eğer öyle olmasalardı bütün ay delirmiş gibi çalışıp kazandıkları parayı tekrar işe gidebilmek için harcamazlardı. Kuzguncuk’ta evimiz. Dandik bir ev ama idare ediyoruz. Birkaç kere kadın getirme girişimi oldu da kadınlar evi görünce bir daha gelmediler sanırım. 900 lira kiramız var, Aydın bir de ot içiyor. Benim mamam, aşım, onun yemeği, otu, boku derken parası bitiyor ay sonuna doğru ıslak mamayı kesiyor şerefsizin evladı. Kuru mamaya kalıyorum. İtin oğlu. Sen kendin harmanlanırken sorun yoktu, asidi kaçmış kola şişesinden kova mova mı ne bok, onları yaparken sorun yoktu. Keyif pezevengi köpek seni. Bana ıslak mamaya gelince parası bitmişmiş. Bir de utanmadan canımın içi tatlı kızım felan diyor. Hoşt ulan sana! Öyle ay sonu bisikletle gidersin işe bir de “bu bir hayat tarzı ya yolda olmak felsefesi ve de toplu taşıma araçları ve arabalar şehri ve doğayı mahvediyororor rörörör” diye teorize edersin. Leş gibi terliyorsun, eve geldiğinde nefes borun götüne kaçıyor. Defol git banyoya ayaklarını yıka. Büyümedi gitti.

Aha geldi, anaaa…. Hıaa sarhoş mu lan bu? Gel böyle gel şu koltuğa gel. Ağlıyor mu lan bu? Vallahi ağlıyor. Şşt ceketini çıkar. Koluna dokunuyorum, pati atıyorum. Yok ceketini de çıkarmıyor, ağlıyor. Noldu lan? Aydın. ŞŞŞ. ŞŞŞŞ MİYAVV OĞLUM ŞŞŞ. Kim üzdü lan benim insanımı? Ağzınıza sıçarım sizin itin doğurdukları. Koltuğun etrafında hızlıca 2 tur atıyorum. Dur biraz bekleyeyim sessizce, kafamı patilerimin üzerine koyup bekleyeyim beni böyle çok sevimli buluyordu belki gülümser. Bakıyor. Bakıyoor… Bakıyoor… Hala ağlıyor. Kızarmış burnu da iyice çirkinlemiş. Canım ya. Noldu annem sana. Dur ben en iyisi mi kucağına çıkayım da kafamı gömleğine felan süreyim, kendimi zorla sevdireyim belki rahatlar. Aydın ya, canımın içi. Hop! Atladım. Ceketin de tüy oldu ama artık koli bandıyla şeyaparsın yarın.   Ağlama lan ağlama. Şş. Seviyorum kız seni..

Bütün gece başında bekledim. Ağladı ağladı camış gibi, doğru düzgün sevmedi bile beni. Hatta bir ara karnımdan tutup yere koydu. Hemen geri atladım tabi. Durur muyum? Durmam. Durduramazlar Limon’un coşkun akan selini. O sebep bana anlatılacak! Miyav diyorum yok miyuv diyorum yok baya ağladı sızdı sonra. Bütttün gece başında bekledim. Yani arada uyuklamış olabilirim. Belki birkaç saat. Ama hep sıçradım allah sizi inandırsın hiç rahat uyuyamadım. Napalım biz kedilerin de zaafı bu işte. Uyku. Ha bir de yemek tabi. Ha bir de o alçak oğlu alçak kedi oyuncakları. Onların ben ağzına sıçayım. O lazerlerin ağzına sıçayım. O tüy yumaklarının da öyle. Komik mi lan şimdi? Komik mi o ayağını öyle sallayınca, o elini öyle oraya sistematik tak tak vurunca komik mi sivrisinek suratlı. Bim sosisi komik mi! Beni kuruyorsun oraya kitleniyorum, deliriyorum, deliriyorum ulan deliriyorum. Kan beynime sıçrıyor. Ayağının da, elinin de, yüzünün de gelmişini geçmişini. Gerçekten gerizekalı insanların mizah anlayışı da kendileri kadar yerlerde sürünüyor ve zavallı. Yavru bir kediyken bile gülmedim, eğlenmedim. 6 kedi büyüttüm gönderdim, her biri sizden daha akıllıydı. Neyse Aydın’a dönelim. Sabaha kadar başını bekledim insanımın v.v Uyandırdım, Allahtan da Pazar. Yüzünü gözünü yaladım. Mal gibi uyandı, tipe bak. Tipine sıçtığım. Ağzından da salya akmış gece hep. İnşorla sırtıma mırtıma akmamıştır. Sevdi biraz, kahvaltı ettik, ıslak mama verdi Allahtan yoksa bok dinlerim senin derdini. Yavşak. Bunların şubede bir kadın var, Cemre. Arada feysbukuna bakıyoruz Aydın’la beraber (her gün stalk). Onun da ev arkadaşı kedi, ağzından öperken fotoğrafı var feysbukta. Tam bir ortalama sosyal medya kullanıcısı Cemre, hiç hoşlanmadım kendisinden. İnstagramı  da kahve fincanı ve kedi dolu işte. Bir de altına şiir miir yazıyor hıyar. Dandirik dunduruk şiirler. Bizim üzerimizden prim yaptıkları için karşılığında sadece mama almamız büyük bir problem değil mi? Resmen ezileniyiz bu ilişkinin. Biz de bu ilişki biçiminin emekçileriyiz arkadaş! Sendika kuralım dedim bizim mahalledekilere dinletemedim. Neymiş yediğimiz kaba sıçmak köpeklere göre bir davranışmış. Senin dedim esas  ağzına sıçarım, sen ne biçim konuşuyorsun benimle, bana köpek gibi düşünüyor mu demek istiyorsun dedim (Asuman adı, 3. Kattakinin kedisi, tam bir kevaşe). Neyse siz şimdi boşverin beni. Aydın yanık bu kadına ben biliyorum. Kendisinden hoşlanmasam da hakkını veriyorum insan standartlarına göre güzel kadın (tabi kedilerle yarışamaz, çeyreğim etmez ayol). Kızıl küt saçları ve kahkülleri var. Kahverengi boncuk boncuk gözleri hatta burnunun ve yanaklarının üzerinde allah şaka yapmış da koymuş kadar güzel çilleri var. Dudakları biraz ince, gülünce de gözleri ve ağzı aynı CN’de çıkan çizgi filmler gibi oluyor. Aydın da öyle dedi. Gülünce dedi, Cemre gülünce limon, gözleri çizgi çizgi oluyor. Ben işte o çizgilerden öpmek istiyorum. Omuzlarını, bedenini kollarımın arasına almak sonra, saçlarını sevmek istiyorum. Kocaman dişleri var kadının. Onları da seviyormuş. İyice abarttı ama yani. Tamam ben de hakkını verdim güzel dedim, hayır kıskandığımdan felan da değil yani ama yok dişlerini bile seviyormuş da, yok bileğinde kalp şeklinde beni varmış da, yok Cemre masasının yanından her geçtiğinde sokaklara çıkıp koşmak istiyormuş da, geçerken içine çektiği nefesi tutabildiği kadar içinde tutuyormuş, böylelikle kokusunu daha uzun saklıyormuş da. Hadi be oradan! İyice abarttın. O kadar da değil. Yalnızlıktan oluyor bunlar ben biliyorum. Annesi öldükten sonra iyice çığırından çıktı bu çocuğun duygu dünyası. Psikolojisi bozuldu. İnsanların psikolojileri de bizimki gibi biraz hassas. Benimki de öyle mesela eve biri gelsin hemen depresyona girer yeşil yeşil kusarım. Afedersiniz misafir siktirsin gitsin kusmuğudur adı.

Allahtan bize çok az misafir gelir. Aydın çünkü. Çünkü Aydın gerçekliği. Çünkü Aydın’ın asosyalliği. Nasıl müşteri temsilciliği yapıyor anlayabilmiş değilim. Bir gün götürse de beni iş yerine bir baksam, izlesem. Yoksa gizli gizli başka iş mi yapıyor bu çocuk. Neyse ne bok yerse yesin bana ıslak kaz ciğerli mamamı alsın da sıçarım gerisine. İşte bu Cemre’ya bayadır yanık. Dün işten çıkmalarına doğru Cemre’nin masasına kağıt uçak yapmış atmış. BAK SEEEN! Bizim Aydın’a bak sen. O ne özgüven o lan? Nerden öğreniyorsun olum sen böyle şeyleri? Hep 3. Sınıf dandirik aşk filmleri, romantik komediler yüzünden. O filmleri de sırf kız tavlamak için izlemiyorsa benim de adım Limon değil. Gerçi zaten adım Limon değil de şimdilik öyle diyelim. Hayır bir de dublajlı izliyor vizyonsuz. Bari altyazılı felan izle de iki İngilizce kelime öğren, filmin duygusunu al. Dünyadaki diğer insanlar da gerizekalı ama belgesellerden felan gördüğüm kadarıyla en salağı bizim toplum. Ciddi söylüyorum bak. Ben böyle tutarsız, böyle iradesiz, böyle korkak insanlar görmedim. Hayır kedileri bile sorunlu. Sendika kuralım diyorum köpek kafası diyor. Bak aklıma geldi kevaşe Asuman, aslında var ya vuracaktım orada cırmığı gözüne. Görürdü o zaman köpek kafası demeyi. SEN NESİN SEN. KÖPEK KAKASI. Sırf erkek kediler var, dişi kedilerin birliği bozulmasın diye sadece argo, küfür felan kullandım. Yoksa ben ona cırmığı basmayı bilirdim. Neyse. Uçak atmış kıza. Yaşı 29 hala masadan masaya uçak. Neyse o gerizekalı da sevimli bulmuş tabi. Allahım ikisi de mal. “Çıkışta kahve?  (:” yazmış. Ay bir de gülücük koymuş, parantezli gülücük. Tansiyonum düştü tabi anlatırken. Başımı yana devirip öyle dinledim. Senin ben ağzına sıçayım bakışı, 5 numaralı bakış. Çıkışta kahve içmeye gitmişler. Bu ölüyo tabi. Şeyim bile kalktı dedi. Şeyi bile kalkmış da çantasıyla felan gizlemeye çalışmış. Artık ne kadardır seks yapmıyorsa. Gerçi en son seks yaptığında ben hamileydim. Sonra beni de kısırlaştırdı şerefsiz pezevenk. Gerçi bir yandan da iyi oluyor da. Arada canım çekiyor. Bu konulara sonra değiniriz. Oturmuşlar kahve içmişler, gide gide starbucks’a gitmişler. Bu ezik doğru düzgün sipariş verememiş. Her starbucks’ta sipariş vermeyi bilmeyen ama utananı gibi sade kahve demiş. Söylesene oğlum bir chai latte felan kız etkilensin. Ulan evden çıkmıyorum ben biliyorum be! Neyse işte gülmüşler felan baya, neyine güldüyse kız bunun. Güldüyse onun da aklı kıttır. Al birini vur ötekine. Sert sert vur ama hoşlanılmayacak bir temas olsun. Gerçi bu Aydın ondan da hoşlanır. Kızı evine kadar bırakmış sonra, yürümüşler yolda da konuşmuşlar. Kızla tam ayrılırken bizim gerizekalı yine 3. Sınıf dandik filmlerde gördüğü üzere bir hareketi denemeye kalkmış ve kız tam arkasını dönüp merdivenlerden çıkarken sertçe çekmiş arkadan, öpmek için, yapışmış ağzına, kız ulan noluyo lan diyemeden bir de düşmüş mü üzerine, bu gerizekalı da taşıyamamış düşmüş mü. Allahım skandal. Benim başıma gelse ben kesin kendimi kuyruğumdan yemeye başlayarak intiharlar ederim. En az 3 intihar girişimim olur. Net olur yani. Bu yine mal anca içsin altına sıçana kadar.  Kalkmış tabi kız üzerinden “napıyosun hayvanın oğlu” demiş. “Biz de adam sandık seni, siktir git” demiş. Ne kadar da cinsiyetçi bir dil. Bir kadına yakışıyor mu. MAL AYDIN kalmış öyle. Ne yapacağını bilememiş.

Şimdi de düşünüyor kara kara, yarın işe gitmeyeceğim diyor. Bir daha yüzüne bakamam allahım ben nasıl böyle bir öküzlük yaptım. İçimdeki hayvanı nasıl durduramadım diyor. En azından içinde bir hayvan olduğunun, hatta hayvan oğlu hayvan olduğunun farkında. Benim de başıma benzer bir şey gelmişti bir keresinde. Yine deli gibi azdığım bir dönemde camdan çıkmıştım, evimiz yüksek giriş ve ben bir kediyim. Yani camdan kaçmam ve sokağa inmem çok normal. O zamanlar ergenim tabi yeni yeni böyle şeylere mazhar oluyoruz. Sokakta kuyruğumu kaldırdım böyle havalı havalı yürüyorum. Allahım ne kadar da güzelim allahım? Görüyon mu allahım? Göz süzüyorum erkek kedilere felan hepsi şok. Şoka şok şoku hatta o derece şok. Geldiler bir süre bağırıştık topluca. Allahım bu da kediliğin en anlam veremediğim, en aptal aptal olaylarından biri. Daha medeni bir yolunu bulamaz mıyız şu işin? Biz de tinder gibi bir app geliştirsek mesela? Ya da CatBook gibi felan? Böyle ilkel yollarla çiftleşmek zorunda mıyız. Neyse mecbur bağırdım ben de, burası sokak güzelim. Sokağın dilinden konuşmak gerek. Hanım evladı olduğumu belli edersem afedersiniz 5’i 6’sı aynı anda şeyapar beni. Ama yapacak bir şey yok canımız çekiyor. Azma hakkı en hayvani haklardan biridir ve engellenmesi kabul edilemez. Beğendim birini, Miço adı. İsimden biraz kaybediyor ama ben ona Miç derim daha havalı durur felan diyorum. Geldi şöyle bir yüzümü yaladı geçti arkama. HOŞŞTT dedim KANCIK dedim. Sen kim köpeksin? Hayırdır bilader felan diyorum çirkin çirkin sokak ağızları varoş varoş. Ama burası sokak güzelim sokağın dilinden konuşacaksın. Kedi olan iki okşar, güzel laf eder, iki yalar kukişkomu, alıştırır biraz felan yook hak getire sanki misafir bacağı şeyapıyor deyyus. Yırttım ağzını yüzünü, dinime imanıma yırttım. O mahalleden bir daha kısmetim çıkmadı ama olsun, bize mahalle mi yok. Sonra Aydın baya bir kızmıştı bana. Neyse o konulara girmeyelim. Tutturmuş işe gitmeyecekmiş. Kaç senedir orada çalışıyor, vezneden masaya geçmeyi yeni başardı. Başka işe girerse vallahi aç kalırız. Bu yeteneksiz tutunamaz. Bu işi bırakırsa sıçtık. Yemek artıklarına, sulandırılmış süte batırılmış ekmek içine kalırım. Benim midem öyle şeyleri de kaldırmaz hani. Ben alışkın değilim. Kalite standartlarıma uymaz. Her şeyin bir oluru var. Evet her şey olur ama her şeyin bir oluru var. Anlıyor musunuz? Güzel güzel anlatıyorum, bak oğlum yapma, kendi başarısızlığının farkına var, sen yeteneksiz bir adamsın ve gerizekalısın, iletişim yeteneğin bile yok, zor bela iş bulmuş iki kuruş kazanır olmuşsun kendine gel felan diyorum. Bu noktada olaya biraz pragmatist yaklaştığımı düşünenler olacaktır, onların da ağzına sıçayım. Sulandırılmış süte batırılmış ekmek içi ile beslensinler de onlarla o zaman konuşalım pragmatizmi. Yavşaklar sizi. Hiç kurmayın aman empati, götünüze kaçmış aman çıkarmayın. Anlamıyor tabi Aydın. Neye miyavladın kızım sen üzüldün mü babana felan diyor. Hoşt ulan ne üzülücem sana. Az bile yapmış o kız sana felan diyorum. Başımı seviyor.

İnanır mısınız biraz üzüldüm haline.Gece yatağına girdim belki iy gelir diye. Kafamı boynuna soktum felan çenesini yaladım (en dayanılmaz pozisyon, insanlar buna mest olur, erirler).  Erimedi. Uykusunda konuştu biraz, ıh uh diye inleme sesleri çıkardı garip garip. Sevişirken çıkardıklarından değil ama onlar daha kötü. Bir kez sevişirken izledim bunu. Ay aklıma geldikçe sinirlerim bozuluyor. Sen kendini James Deen mi sanıyorsun be arkadaş. Senin etin ne budun ne çükün ne. Tamam Türk erkeği standarlarında bir penis boyuna ve yapısına sahip. Ama işte bir Japonun İngilizce dirty talk yapması ne kadar irrite duruyorsa Aydın’ın sevişirken çıkardığı sesler de o kadar irrite edici. Kalça tokatlamalar felan. Türk kadınları da anlamıyor seksten. Onların da hoşuna gidiyor zaar. Yalancıktan yalancıktan orgazm olmalar. Piii rezil tipine sıfatına bak, bari biraz inandırıcı yap şu işi. Kendi memelerine dokunmaktan çekinen kadınlar gelmiş yatakta porno star havalarına giriyorlar. Neyse zaten bu bahsettiğim gibi şeyler Aydın’ın hayatında çok sınırlı. Ayrıca o karyolanın da allah belasını versin. Değiştiremedi gitti. Onlar sevişirken ben utandım çıkan sesten. Konu komşuya rezil olduk. Bütün apartman eve kadın gelen o sınırlı günleri ve seksin ne kadar sürdüğünü, kaç kez tekrar ettiğini felan hepsini biliyor. Muhafazakar bir kedi değilimdir, insan içinde kendimi yalamaktan felan hiç çekinmem ama işte bu tip şeyler benim için biraz şey anlıyor musunuz :/ Araba altlarında da çiftleşmem mesela Türkan Şoray kuralları gibi düşünün. İlla dört duvar olacak. Public sex benim için bir tabu. Neyse sabaha kadar acı acı inledi Aydın. Terledi bir de ekşi ekşi. Stres yaptı sanırım çok. Alarm çaldı kapadı, yüz üstü yattı sonra. Afedersiniz anasını bellerim işinin de duşunun da yatışı. Kaldırdım tabi, sırtını cırmak pahasına da olsa kaldırdım. Öfkelendi bana. Olsundu. Yeter ki kalksındı. Şöyle bir doğruldu yatağında. İşte o an arkadaşlar, işte o an. Ben işte o an kedi olduğum ve ona yardım edemediğim için o kadar üzüldüm ki. Kaldırıp kollarını koltuk altlarını kokladı. İyice düştü yüzü. Önce ayaklarını izlemeye başladı, bir süre izledi. Sonra gözlerini bir yatak odası için en seçilmemesi gereken renklerden biri olan, zevksizlik abidesi çocuk odası mavisi olan duvarına dikti. İşte o an arkadaşlar, işte o an. Ben Aydın’a ve yaşamak denen bu gölgeli mecburiyete o kadar üzüldüm ki, bir akvaryuma hapsolmuş ve bunu kanıksamış gibiydim. Çaresizliği kanıksamak. Dünyada sanırım bu durumdan daha acı olan sınırlı şey vardır. İster bir insan için olsun, ister bir kedi, hatta köpek. 10 dakika kadar o duvara baktı. Ona dışarıdan bakarak bütün hayatını görebiliyordum. Sanırım onun da o duvarda gördüğü şey oydu. Babasız geçmiş bir çocukluk. Lisenin son yıllarına dek kekeme olması ve insanlarla iletişim kuramaması, bununla beraber çirkin olması. Baba figürünü doldurmaya çalışan dedesini gereksiz ve ayarsız otorite çabası. Okulda yaşadığı mobbing. Üniversitenin kütüphanesinde ve kırtasiyesinde fotokopi çekerek geçen bir üniversite hayatı ve sınırlı dostluk temasları. Isparta’dan İstanbul’a taşınma, o radikal karar. Annesinin ölümü. Bir daha tutunamama. Hep eksik kalma. Hep eksik kalma arkadaşlar. Hep yaşama bir şekilde, fakat durağan olma, doğalında gerileme. Denizlerle, ağaçlarla konuşma ve kedilerle. Kalabalıklar içinde koca bir yalnızlığın tüm vücudu sancılı kemirişi ve içinin kasıkları bitlenmişçesine kaşınması. İnsanın içinin kaşınması. Kaşıntıdan delirme. Kediyle konuşma ve Cemre’ye uçak atma bir de. Kalktı. Yıkadı kendini ve bana mama vermeden gitti işe. Hiç ses etmedim. O duvarı izlerken bir iki kez sırtına “geçecek canımın içi” pati vuruşu yaptım. Ama hissetti mi emin değilim. Aydın. İnsanımın adı yani, Aydın. 29 yaşında gerizekalı bir erkek. Aydın. Yalnızlığının kaşıntısını duvarlara sürtünerek geçirmeye çalışan, kendi etini kanatan Aydın. O iyi bir insan.

Aydın işe gittikten sonra birkaç saat boyunca hüzünlü hüzünlü onun yatağında yattım. O Cemre denen kaltak insanımı üzmüştü ve cezasını çekmeliydi. Gerçi bizim salak da üzülmeyi hak etmişti ama şu an objektif bakmamı gerektirecek etik kuralları tanımama gerek yok çünkü ben bir kediyim. Sıçarım insanların koyduğu etik kurallara. Bizim doğamızda yok böyle şeyler. Göte göt derler. Güçlü olan da güçsüz olanı yer. Ben de bunları sizin gibi national geographic’ten öğreniyorum tabi ki ya ne olacaktı? Evde doğmuşum evde büyümüşüm, bu kadar hanım evladı olacak ne vardı? Neyse, hanım evladı olsam, minnoş bol tüylü gri bir kedi de olsam, diğer kediler beni entelektüel geveze de bulsa , sokağa çıktığımda sokağın dilinden konuşmasını bilirim elhamdülillah. Yani bir nevi nabza göre şerbet vermek gibi ayıkıyor musunuz? Başka ev kedileri ile ona göre diyalog kurarım, sokak kedileri ile ona göre. İşte bu da hep meclis tv izlemekten oluyor. Garip bir biçimde böyle bir hobim var. Hobileriniz neler diye sorsalar kendimi yalamak, haka dansı yapmak, reklam filmi izlemek ve meclis tv izlemek derim. Bir de porno izliyorum bazen ama o hep çıkmıyor televizyonda, çiftleşme sahnelerini de hep az gösteriyorlar. Hemen hızlı hızlı geçiyorlar oraları. Yabancı belgesellerde daha uzun, onları hotbird çanağından izliyorum, bizim memlekettekileri belgesellerdeki hayvanların çiftleşme sürelerinden bile kısar olmuşlar el insaf. Normal gerçi, hayvana hallenen insanları olduğunu biliyor ülkenin sahipleri. Çok normal. Neyse üzgünlüğüm bunları düşündükçe bir gerginliğe dönüşmeye başladı. Bir de allah şaka yapmışçasına ortaya çıkan şu sinek. Senin ben ağzına sıçayım. Huzur muzur kalmadı. Kalktım odanın içinde sinek kovalamaya başladım. Abajura kondu, abajura konulmamalıydı. Savaş kuralları ihlal edilmişti. Abajura konmak en ağır savaş suçlarından biriydi. Ve ihlal edilen bu savaş suçunu şikayet edip hak aramak için gerekli olan hayvanlararası savaş suçları mekanizması henüz icat edilmemişti. Biraz öncesini sonrasını düşündüm. Üflemeye çalıştım. Yine insanlara özgü aptal aptal davranışlar sergilemeye çalıştım. Olmadı. Tek seçeneğim vardı. Gözümü bile kırpmadım, atladım. Kırıldı. Sinek, uçtu. İşte şimdi sıçılmıştı. İşte şimdi bir boka yaramayan eylemim tüm başarısızlığı ile komidinin ve halının üzerinde parçalar halinde duruyordu. Bu eylem halka anlatabileceğim türden bir eylem değildi. Sonucun başarısız olacağı aşikarken hayvansal içgüdülerimle yaptığım bir şiddet eylemiydi ve hiçbir amaca hizmet etmiyordu. İşte şimdi sıçılmıştı. Tavandaki lamba da bozuktu. Aydın bu gece ışıksız kalacaktı. Karanlık odalarda yatacaktı. Bir de bana sinirlenecekti. Aslında sıçarım Aydın’ın ağzına. O gerizekalıdan korkacak halim yok. Ama işte bu da ev arkadaşı olan kedilere özgü bir davranış sanırım. Önlenemez suçluluk psikolojisi. Hatta bu psikolojik bataklık Aydın gelmeye yakın titrememe ve 3 kez çişimin gelmesine sebep olacaktı. Aydın bana en fazla bağırırdı, parmağını sallardı ama yine de olsundu. Şimdi saatler geçmeyecekti. Zaten karnım da açtı. Dinine imanına sıçtığımın şerefsizi bana yemek vermeden gitti. Gelsin de ben ona hesabını bir sorayım. Belki de yemek vermediği için onu cezalandırdığımı ve abajurunu kasten kırdığımı düşünür. Böyle komplike şeyler düşünüyor insanlar, gerizekalılar. Yüzyıllardır bizimle birlikte yaşıyorlar, üzerimizde nice deneyler yaptılar nice belgeseller çektiler, hala düşünüş sistematiğimize dair fikirleri yok. Biz bu kadar komplike düşünmeyiz koçum, gerek yoktur. Hayat bu, anlık bir buluşma. Böyle şeyler düşünmek için yormamam o minnoş tatlı kafamı. Bir de yüzlerini salak salak şekillere sokup garip garip sesler çıkardıklarında onları seviyoruz, hoşumuza gidiyor sanıyorlar. En uyuz olduğum şeylerden biri bu. Halbuki yüzüne bakıp “geldi yine tipini siktiğim” kafasındayım. Tipe bak, şu girdiği kılığa şu hale bak, şu sevimli olucam diye maymun olmaya bak. Vasat insan seni. Vasat. Saat de 6 oldu. Aydın’ın 5:30’da gelmesi gerekiyordu. Yine içmeye mi gitti acaba. Yoksa kendini bir köprüden felan mı attı. Karnım da acıktı. İnşallah atmamıştır. Attıysa da anahtarı Asuman’ın sahibi salak kadına bırakmıştır inşallah.

8 gibi ben yine uyuklarken kapı açıldı. Hemen sıçradım yerimden ve o engelleyemediğim, sıçtığımın titremesi başladı. Ulan dur diyorum durmuyor, dur diyorum durmuyor. Ne olacak alt tarafı abajur lan diyorum, lan oğlu lan hoşt diyorum durmuyor. Issız bir adada yanıma aldığım 3 şeyden biri bir köpekmiş gibi bir his düşün. Geri kalan ikisi de kaz ciğerli mama stoğu ve petinfo dergisi tabi ki başka ne olacaktı. Köpek yerine de bira alsam fena olmazdı. Bira yalamaktan anlamsız biçimde hoşlanıyorum. Vermiyor tabi bana itin doğurduğu. Yere devrilen şişenin ağzından felan yalıyorum, o kadar. İnsanlar ağzının tadını biliyorlar. Yemek programlarından belli zaten. Olan var olmayan var diye düşünmeden hunharca yayınlıyorlar, adeta food porn canına yanayım. Ağır çekimde sallanan etler, çikolata şelaleleri. Uu beybi. Resmen tahrik oldum. Neyse girdi içeri ben titriyorum koltukta, gözlerimi büyüttüm shrek filmindeki çizmeli kedi gibi. Sevimli sevimli bakıyorum. Normal normal girdi, sarhoş felan da değil, bir yerinde kan lekesi felan da yok. Aydın aynı Aydın. Sabah evden çıkan adam aynen gelmiş. “Hani değişmeyen tek şey değişimin kendisiydi bizimki aynı duruyor öğüğüehah” diye salak salak espri yapmayacak kadar diyalektik felan biliyoruz allahıma bin şükür. Ama aklımdan bir geçmedi değil, bu samimi itirafı yapmış bulunayım. Ve kendimden utanayım. Zaten bir kediden daha fazlasını bekliyorsanız siz de gerizekalısınız. İnsan değil misiniz hepiniz aynısınız. Çıkardı ceketini astı. Yüzünde cumhurbaşkanını izler gibi bir ifade. Direkt mutfak çekmecesini açtı ve mamamı çıkardı. Dert oldu tabi içine afedersiniz sözüm seks işçilerinden dışarı, orospu çocuğu. Bütün gün aç idim ulan aç. Aç idim. Allahtan suyum vardı, onu da idareli harcadım. Ya o da olmasaydı? Neyse en azından aklına gelmiş bütün gün ki girer girmez koymuş. Durduramadım kendimi tabi gurur murur hak getire, yardırakis koştum mama kabına. Kışın ardından yakaladığı ilk ceylanı hunharca yiyen atalarım gibiydim. Alt tarafı kuru mama yiyorum. Yaş bile değil. Ağzım durmaksızın yukarı aşağı oynayarak kuru mama tanelerini öğütüp hızlıca mideye indirirken bir yandan da Aydın’ı arkadan izliyorum. İnşorla geceye kadar odasına girmez diye dua ediyorum. Zaten gelince üstünü değişme gibi bir huyu yoktur, insanım pistir biraz. En fazla çoraplarını çıkarıp kemerini gevşetir. Koltuğa oturuyor ve sigara yakıyor. Karşısınaki perdeleri izliyor. Hiç sesi de çıkmıyor. Ne oldu? Günün nasıl geçti? Cemre’yle konuştunuz mu? Bu saate kadar ne bok yedin nerelerde sürttün? Bana mama vermediğin için götün tavana değdi mi mutlu musun?  Ses yok. Üst üste sigara içiyor ve turuncu ışıkları kaçıran perdeyi izliyor. Kim bilir aklından neler geçiyor. Yemeğim bitince kalkıp kucağına atlıyorum. Bir geriniyorum kucağında. Gerizekalı ve üzgün de olsa insanın insanındır anlıyor musunuz? İnsanın insanındır. Böyle inişli çıkışlı bir hikayenin sonuna yakışmayacak derecede sıradan bir son anlatıyor, bu durum bende biraz hayal kırıklığı yaratmadı değil. Yani günlerdir şu salak aşk ızdırabının çilesini ben de çekiyorum. En azından daha aksiyonlu bir son olmalıydı, tek düze hayatıma bir parça renk gelmeliydi. Kahretsin diye düşünüyorum. Ofise titreye titreye gitmiş, heyecandan ölecek olmuş. O kadar heyecanlanmış ki ishal olmuş. Aydın. 29 yaşında bekar, gerizekalı, üzgün ve ishal bir erkek. Önce tuvalete gitmiş ve epeyce kakasını yapmış. Sonra üst kata çıkmış ve hızlı hızlı kimseyle konuşmadan masasına geçmiş. Cemre masasında yokmuş? Bunu almış bir merak. Kafasında bir sürü özür metni yazmış, onlardan birini söylemliymiş, gönlünü alamasa bile sapık bir hayvan hatta hayvan oğlu hayvan olmadığını (en azından dışında) tüm açıklığı ile belirtmeli, üzerindeki bu yükten kurtulmalı. Cemrenin o içinde büyük dişleri olan minik ağzına bir kere daha bakmalıymış. Gelmemiş. Cemre gelmemiş arkadaşlar. Ağzına sıçtığımın kaltağı işe gelmemiş. Alt tarafı içindeki çekime hakim olamayıp bir romantiklik yapmak isteyen bu gerizekalıya (kadın haklı ama hakkın da ağzına sıçayım) tacizci bir sapık, pislik muamelesi yapmış. En azından Aydın onun işe gelmemesinden bunu anlamış. Bir iki saat sonra Aydın’ın arka masasında oturan Ezgi durumu biraz çıtlatmış. Cemre başka şubeye transferini istemiş. Ne! WTF! Cemre başka şubeye mi transferini istemiş! Transfer onayı da gitmek istediği şubede eleman açığı çok olduğu için bugün içerisinde muhtemelen çat diye onaylanacak, Cemre yarın Çiçekçi şubesinde işe başlayacakmış. Aydın’ın dünyası başına yıkılmış. İlk birkaç saat şok olmuş vaziyette bir bilinç kaybıyla ağzına dolan şorikleri eli yardımıyla temizleyerek normal insan görünümü vermeye çalışmış. Pek becerememiş. Sonra aslında bu durumun Cemre’yle yüzleşmemek için bir fırsat olduğunu düşünmeye başlayarak kendi gerçekliğine varmış. Zaten o salak kesin konuşurken de saçmalar iyice beter sıçarmış, sıçar bir de sıvarmış. Bunu düşünerek rahatlamaya başlamış. Evet Cemre biraz özlenecekmiş. Ama belki gözden ırak olan gönülden de ırak olurmuş. Zaten Cemre ve Aydın olmazmış. Zaten Cemre’nin memeleri de küçücükmüş. Ayrıca bazen konuşurken gözleri kayıyormuş biraz şehlaymış. Ayrıca o minnacık vücuda 41 numara ayak mı olurmuş. 41 numara ayakkabı giyen kadın mı olurmuş! Olsa da dünya ahiret kankası olurmuş. Evet Aydın tipik bir reddedilen zavallı erkek modelinin ona emrettiği gibi reddeden kadın hakkında kötü düşünmeye başlamış ve böylelikle kendi zavallı egolarını tatmin etmiş. İşin acı tarafı bunun kendisi de farkındaymış. İşten çıktıkdan sonraki zaman diliminde (ben içiyor, intihar girişimlerinde bulunuyor felan diye ekşınlı atraksiyonlu şeyler düşlerken) gayet Kadıköy’e kokoreç yemeye inmiş. Kokoreç yiyip boş boş Kadıköy sokaklarında yürümüş ve efendi efendi eve gelmiş. Zaten başından beri anlatılan Aydın’ın zavallılığı da böylelikle iyice pekişmiş. Neyse, geçelim şimdi bunları, bunların şubeye sık sık gelen Aydın’ın sorumlu olduğu firmanın bir temsilcisi var… İsmi Derya…